Yazı Detayı
12 Nisan 2022 - Salı 13:23 Bu yazı 405 kez okundu
 
1950 ile 1970 YILLAR ARASI HACILAR…
Eğitimci - Yazar Ahmet BAKTIR
 
 

Merhaba…
Saygıdeğer Hemşerilerim ve Kıymetli okuyucular…
Gazetemizin bu sayısındaki yazımız, kış mevsimi gereği bağlardan, bahçelerden köyümüze göç eyleyen hemşerilerimize, yaptığımız çat kapı ziyaretlerde gerçekleştirdiğimiz söyleşilerden oluşan bir derleme olacaktır. Eskiden mikrofon tutulurdu, şimdilerde telefonu açıyoruz hadi anlatın diyoruz. Onlarda dağarcıklarında ne varsa, o an neleri hatırlayabildilerse anlattılar. Bunlardan bir kısmını, bazı bölümleri sosyal medyada paylaştım. Bu yazımızda ise genel anlamda ortak noktaları birleştirerek, yaşlılar için anıları tazelemek, genç nesil için geçmişi tanıma, gelecek anlamda ders çıkarma, ibret alma ümidiyle sizlerle paylaşacağım. Burada misafir ettiğimiz konuklar özel planlanmış değil, yolda, evinin avlusunda, camide, işyerinde tesadüfen denk gelip, “hadi biraz geçmişi, hayat hikâyenizi, köyün önünü anlatın” dediğimde bizleri kırmayıp konuk olan, her biri farklı meslek ve kültürleriyle topluma örnek olan Duayenlerimizdir. Sevdamız Hacılar Platformu adına bizleri kırmayıp konuk oldukları için onlara teşekkürü bir borç biliyorum. 
ÇEKİRDEKCİ VAHDİ EMMİ (AYRIÇ)
Vahdi Emmi kısaca seni tanıyalım?
Ben çekirdekçi Vahdi Ayrıç. Gençlik yıllarımda babamla birlikte bağ bahçe bellerdim. Beli omuzuma alır şehirli bağlarına yaya olarak giderdim. Gelirken de yorgun ve yukarı bayır çıkıldığı için otobüse binerdim. Daha sonra Hacılarda köyün önünde dükkân açtım, 9-10 sene çekirdek tatlı sattım. Dükkânı dağıttık 16 sene fabrikada çalıştım. Yaşlanıp zorlanınca bıraktım.
Şimdi geçimini nasıl sağlıyorsun?
Hanımla bana devletten yaşlılık maaşımız var. Devletimiz sağ olsun.
Peki, yetiyor mu?
Bol bol yetiyor, arta arta yetiyor. Ağzını yediğim, ötan hoca darlığın varsa biraz para vereyim dedi, yok dedim yok, devletin verdiği artıyor bile, ben dağıtacağım daha, çok şükür dedim. Hanıma her zaman “Bak babalım boynuna, çoluktan çocuktan, konu komşudan bir ihtiyacı olan olurda isterse ver, ben biterse hemen yenisini alırım” derim. 
Konu komşu derken birazda Yakup Hocadan bahsetsen?
Yakup Hoca bizim camide yıllarca imamlık yaptı. Çok arkasında namaz kıldım. Beni severdi. Benim nişan işimi de o yaptı. Ben buradayım, oğlanı iyi biliyorum, verin şu kızı, dedi, o zaman verdiler, kısmette de varmış evlendik.
Evlenme deyince halamla geçimin nasıl?
Gilibikliği geçtik turtibik olduk.  Sofrayı hazırlar ben getiririm, belden rahatsız olduğu için o getiremez. Hanımı şu yaşıma geldim bir kibrite çıkartmadım. Getiririm ben, bir dese iki alır getiririm. Allah kimseyi kimsenin eline koymasın. Hanımdan, oğlumdan kızımdan, konudan komşudan memnunum.
Bir de esnaflık döneminde, çocukluktan veya yaramazlıktan çaktırmadan iki bardak çekirdek alıp bir bardak parası, iki tatlı yiyip bir tatlı parası veren illaki olmuştur. Bunlara da hakkını helal ettin mi, ediyor musun?
Bak o bilen bilmeyen, bak her zaman diyorum, ufak çocuk iri çocuk, yar yaramaz, hepsine helal ediyorum. Helal olsun. Bu dünya bana da kalmadı onlara da kalmadı. Doksan yaşıma gelmişim bak.
KASAP MAHMUT EMMİ (MUTLU)
Çocukluğundan esnaflığa “Köyün Önünü” anlatır mısın?
Köyün önünde Cami-i Kebir, kuyular, sarı okul, hükümet konağı, han kahvesi, belediye kahvesi vardı. Birde göl varmış onu ben bilmem. Bizim zamanımızda kurudu. Kuyulardan çiftçi, besici olanlar kovalarla su çekip hayvanlarını sularlardı. İçme suyu içinde kullanılırdı. Korukütüğün Osman Efendi Cami-i Kebirde imam, dedem Alim Hocada müezzindi. Caminin önündeki bir asırlık dut ağacını da Alim Hoca dikmiş. Korukütüğün Osman Hocanın cenazesini iyi hatırlıyorum, (o zaman cenazeler omuzda taşınırdı) cenaze eski mezarlık kapısından girerken cemaatin bir kısmı daha meydanda idi, o kadar kalabalık vardı.
Evlerde dokunan tezgâhlardan kabalını bitirenler meydana gelir, okulun güney yamacına sırtlarını dayar çekirdek çiter, sohbet ederlerdi. Ayrıca çocuklar, gençler uçurtma uçurur, topaç döndürür, kuyuların başında da enek oynarlardı. 
Köyün önünde ilk kasap dükkânını abimle beraber biz açtık. Bizden önce ayakta mal kesip satanlar, şehirden sadakat getirip satanlar vardı. Nalbant Baki Emmi, köşker Şıhının Ahmet Emmi, bir tanede bakkal vardı. Bakkalda da sigara, kibrit, gaz, tuz satılırdı. Çay şeker bile yoktu. İlk defa et kıyma makinası ile buzdolabını biz aldık, meydandaki, kahvedeki insanlar bu nasıl çalışıyor diye merak ederek bakmaya geldiler. Ben askerdeyken ilk elektrik verilince, halk köyün önünde, meydanda toplanıp merak, hayret ve sevinçle izlemişler. 
MEHMET İMRAĞ (YANIK MEHMET OĞLU)
Eğitim Hayatını Anlatır mısın?
İlkokulu sarı okulda okudum. Ortaokula gitmek istemedim, babam ısrar etti. Ekseriyetle de öğretmenlerim babama “bunu okula yazdır bu okur” dediler ve ortaokula yazıldım. Kışın okula gidiyorum, yazında babamın kasap dükkânında sebze satıyorum. Ortaokulu bitirince Kayseri lisesine ben kendim gittim yazıldım. 
Üniversite imtihanına hazırlık için, Ömer Narin, Mehmet Berk, Halit Özkaya gibi arkadaşlarla Ankara'ya gittik. Büyük dershaneye gittik, onlarda dershanenin hazırlık kitabını vererek, siz gidin kendiniz çalışın dediler. O sene üç kişi başarılı oldu. Murat Gençoğlu, İbrahim Herdem ve Ben Mehmet İmrağ. 
Benim idealim tıp idi. İzmir'e gittim puanım yetmedi, açıkta kalırım diye geri döndüm Erzurum'a gittim. Orada okuyan büyük abilerim İbrahim Baktır ve Hacı Ahmet Baktır vardı. İbrahim Baktır, senin puanın İzmir Tıp'a düşer burada durma git dedi. Hacı Ahmet Abide “sen fakir çocuğusun, sen bur da oku, ilk 10'a girenlere burs veriyorlar, sen ilk dörttesin, sana bursta çıkar” dedi ve kaydı yaptırdık. O günlerde ne telefon, ne de televizyon var, sadece radyo var. İbrahim abinin odasında radyoyu dinliyoruz, benim puan 330, İzmir Tıp 318 puana düşmüş. İbrahim Abi “ah Mehmet ah Mehmet ah, senin puanın Tıp'a tutar git demedim mi” dedi ama bende çok istememe rağmen kısmet değilmiş. Erzurum'da Ziraat Mühendisliğinde okuduk ve tamamladık.
Devlet kademesinde mühendislik yapan ve serbest piyasada ticaret (halıcılık) yapan birisi olarak, gençlere tavsiyelerin nelerdir?
Okusunlar, okusunlar, okusunlar. Bir meslek sahibi olsunlar. Meslek ancak okumakla olur. Ne varsa okumakta var. Okuyup bir meslek sahibi oldular mı, hayatlarını güzel devam ettirirler.
HALICI BİLAL DARAK
Geçmiş zaman diliminde (1970'ekadar) Hacılarda yaşam ve kültür deyince neleri hatırlıyorsunuz?
Eskiden vadeler, ödünçler sözle olurdu. Kıskalar dikilince, ekinler biçilince, şireler kaynatılınca gibi. Kayseri'ye otobüs olmadığı için öğretmenler köyde otururlardı. Hacılar otobüsleri Koçaktan gider, durakta yolculardan yüz kişi varsa sekseni iner sanayiye giderdi. Kalanı da çarşıya giderdi. Biz Sanat Okuluna belediye pikabıyla giderdik. Köyün meydanı sonbahardan ilkbahara kadar sanki bir bayram yeri gibiydi. Her taraf şemşamer kabuğu olurdu. Bir Pazar günü meydanda iki gencin kavga ettiğini kahvede otururken haber alan, Rahmetli Sami Kaya ve Rasim Çetinkaya bu boşluktan, cahillikten oluyor deyip, valiye gidip ortaokul yapılması için müracaat etme kararı alıyorlar. Pazartesi gidip görüşüyorlar ve kısa zamanda devlet halk işbirliği, okul çağındaki gençlerin çalışmasıyla ortaokul yapılıyor. Ortaokulun açılması, sanayiye araba verilip çırak gidilmesi olumsuzlukları ve kahve sayısını yok denecek kadar azaltmıştır. Aynı anda 13 kahve olduğunu biliyorum.
1970 yılına kadar Pazar düğünü yapıldığını hatırlamıyorum. Perşembe günü yapılırdı. Cenazeler genelde sabah namazından sonra defnedilirdi. Yol kenarlarında, gelen gidenler, kafile çekenler su  içsin diye hayır kuyuları ve maslaklar olurdu. Cuma tatil ve Pazar kurulurdu. Kızılörenliler at ve eşeklerle gelip, pazara canlılık katarlardı. Bir iki bakkal, birkaç karpuz pastası vardı. Kürtüncü Yaya Dayı, Nalbant Baki Emmi, Bekir Emmi, Gazi Emmi, Kalaycı Hasan Emmi vardı.
Herkesin evinde bir inek, bir eşek vardı. At sayısı azdı. Her evde kırampet yağı bulunurdu. Yaşlı kadınların cebinde ayna olurdu, otopsi raporu derlerdi. Cuma günü Hacılar otobüsü şehirden gelince, yukarı mahalledekiler yüklerini indirirler, meydandan evlerine “eşeği alda getir” diye bağırırlar, onlarda duyar çocuklarla eşeği gönderirlerdi. Yükleri eşeklere yükler götürürlerdi. Otobüslerde önde olanlar arkada olan tanıdıklarının parasını verirlerdi. Hele çırak veya öğrenci ise bilen bilmeyen verirdi. Kendinden birkaç yaş büyükte olsa mutlaka kalkar yer verirlerdi.
Evlerde çöp olmazdı. Ya sobada yanar, ya da hayvanlara verilirdi. Evlerin içinde lambada, gaz ocağında yanan gaz kokusundan geçilmezdi. Kadınların yükleri ağır işleri zordu. Ya çayda ya da kuyudan çekilen suyla çamaşır yıkayacak. Yemekler pişecek, bulaşıklar yıkanacak, İnek sağılacak, ahır görülecek, halı dokunacak, yetmedi akşam gaz lambası, çıranın ışığında kırpım yapılacak. 
70-80 yaşındaki kadınlar bir erkek gelirken mutlaka ağzını örterlerdi. Komşuya giderken başına ah, çar alırlardı. Erkeğin önünü kesmezdi. Öyle haya, saygı vardı. Anamın bezden diktiği çantayla beş sene okudum. Berberlerde kör makine ile yola yola tıraş olur, gözlerimizden yaş gelirdi. Bir dönem savaşlar sebebiyle erkek olmadığı için cenazeleri kadınlar kaldırmış. Birçok sülale isimleri kadın adlarıyla anılır olmuş. Akıl baliğ olan çocuğu hemen everirlermiş. Nasıl olsa cephede kalacak hiç değilse çocuğu doğsun diye. Osmanlının son 50 yılı şairin dediği gibi;
 “Dur yolcu! Bilmeden bastığın 
Bu toprak, bir devrin battığı yerdir.
Eğil de kulak ver, bu sessiz yığın
Bir vatan kalbinin attığı yerdir.
Acı hatıralarla geçmiştir.
AŞIKSARİNİN MURAT EMMİ (ÖZDEMİR)
Baba dostu Murat Emmi kısaca hayat hikâyeni anlatır mısın?
Ne anlatayım Ahmet'im kuzum ki. İlkokula 15 gün gittim. O da ağabeyim askerde sıkıyı görüp babama mektup yazarak “aman baba mutlaka Murat'ı okula ver” dediği için.
Bebeklikten beri, dağda, bağda, malınan, çalıynan, çilpiynen, harman hasırnan uğraştık. 7-8 sene kışları Cami-i Kebirin orada, Boyacı kapısında esnaf çırağı, leblebici çırağı olarak gittim.
Sonra evlendik, baklandık, babamızdan ayırt olduk. Askere gidip geldim. Çocuklar doğdu, okula gider oldular. Bir gün Mesadiye ana yolda çevirdi;
Baktıroğlunun orada tuttu beni “gel lan namussuz gel” dedi. Yav Mesadiye ana suçum varsa değneği eline vereyim döv beni dedim. Dedi ki “bebeler İmam Hatipte okuyormuş”. Heye dedim. Benim sübhanekede yanlışım varda, onlar yanlışmasınlar diye böyle ettim ana inşallah okurlar dedim. Bunun üzerine “ben sana hediye vereceğim”. Yav ne hediyesi ana dedim. Manifaturacı Şükrü Baktıra (rahmetli) ben tembih edeyim, oraya pantolluk kumaş bırakacağım, onu al. Onu aldık diktirdikte iki çocukta giydiler.
Saza gittim döğüş nizah ot biçtim. Eşten dosttan aldığım at eşşek ödünç hayvanlarla getirdim. 1972-73 lerde at aldım. Malda yalan mülkte yalan, var git biraz da sen oyalan misali. At arkadaşlarım;
Musa Baktır
Şükrü Cihan
Muzaffer İnan
İbrahim Kaymak
Bunlarla çok işe gittik, gezmelere gittik. En küçükleri ben idim ama geri kalmadım. Benim atımda iyi idi, bende çevik idim. Acı tatlı günlerimiz oldu, hep birbirimizi sever sayardık.
Akşamları oturma otururduk. Yakup Hoca da okutmaya gelirdi. 10 – 12 kişi varız. Hepsi Kur'an'ı öğrendi, aralarında bir arkadaşla ben kaldım. Yakup Hoca ağalar haydin sıra size geldi dediyse de olmadı, başaramadık. Bizde namaz dualarını, ilmihal bilgilerini öğrendik. Allah onlardan razı olsun, biz hamdık bizi yetiştirdiler. Yakup Hocanın ömrü camide geçti. Hem namaz kıldırdı, hem caminin tadilatını yaptırdı, hemde yediden yetmişe gece gündüz talebe okuttu. Beş kuruşta para almadı. 
Murat emmi bildiğim kadarı ile Aşıksarinin torunusun. Oradan biraz esintiler var mıdır?
Bilmem Ahmedim kuzum ama, bağda bazen pencerenin önüne oturur, efkara gelir aklımda kalan eskilerden söylerim. Şehirli komşulardan biri bir gün beni dinlemiş “Bu adamda bir asillik var, damardan söylüyor” deyince, yanındakiler, dedesine Aşıksari derler demişler. Oda zaten deyişinde belli idi demiş.
Sağlık ve Esenlikler Dilerim.
Selam ve Dua ile….

 
Etiketler: 1950, ile, 1970, YILLAR, ARASI, HACILAR…,
Yorumlar
Haber Yazılımı